Felsefenin Tesellisi ve Sofie’nin Dünyası

nereden-geliyosun-nereye-gidiyorsun-640x818

Karikatürde de gördüğünüz gibi felsefe bir yerden sonra fazla gelebiliyor.

Daha önce kitaplarla ilgili yazdığım yazılarda olduğu gibi genel olarak alıntılar yapıp ufak bir iki yorum katacağım.

Bir müddet önce elime kindle’ımı alıp, içine yüklediğim kitaplardan birini plansızca seçtim ve okumaya başladım. Seçtiğim kitap Alain De Botton – Felsefenin Tesellisi idi.

Aslında devamlı kitap okumaktayım, yalnız bu sefer çok düşünmeden seçme işlemini yapmış oldum, sonrasında ise Jostein Gaarder – Sofie’nin Dünyası  adlı kitabı okudum. Ortak nokta ise iki kitabın da felsefeyle ilgili oluşu oldu, rastgele seçmem dışında. Belki de bilinçaltım yönlendirdi, bilemiyorum.

Felsefenin Tesellisi ile başlayalım, kitap 6 bölümden oluşuyor: Toplum Tarafından Kabul Görmemenin Tesellisi (Sokrates), Yeterince Paraya Sahip Olmamanın Tesellisi (Epikuros), Düşkırıklığı Yaşamanın Tesellisi (Seneca), Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi (Montaigne), Kırık Bir Kalbin Tesellisi (Schopenhauer), Zorluklar Yaşamanın Tesellisi (Nietzsche)

Başlıkları yazdım da, sanki yeterince paraya sahip olunca hepsi çözülecekmiş gibi geldi birden 🙂

“Sevgili dostum, sen bir Atinalısın; bilgeliği ve gücüyle dünyanın en ünlü ve en büyük kentinde yaşıyorsun. Bütün dikkatini mümkün olduğu kadar çok para kazanmaya, şan şöhret sahibi olmaya verip, kendi ruhunu anlamak, mükemmelleştirmek ve hakîkâti aramak için hiç çaba göstermiyor olmaktan utanmıyor musun ?”

Yaşım hâlâ çok geçmemiş gibi geliyor, bir gün hakîkâti aramaya daha gönüllü olacağımı düşünüyorum. Fakat bu karanlık bu gürültü içinde hakîkâti bulmak değil bulmaya çalışmak, çabalamak bile zor geliyor. Sanki gün geçtikçe hakîkât daha da derinlere gömülüyor. İşten ve alışverişten başımızı kaldırmadıktan sonra Atina’da yaşamışız bir farkı yok gibi.

Toplumsal yaşam, başkalarının bizimle ilgili algıları ile bizim kendi gerçekliğimiz arasındaki uyuşmazlıklarla örülü. Temkinli olmaya çalıştığımız zaman aptallıkla suçlanıyoruz. Utangaçlığımız kendini beğenmişlik, başkalarını memnun etme isteğimiz dalkavukluk olarak algılanıyor, Bu yanlış anlamalara son vermek istiyoruz ama birden boğazımız kuruyor, ağzımızdan çıkan sözlerden hiçbiri asıl söylemek istediklerimiz olmuyor.

Sonra da daha fazla dayanamıyoruz zaten, asıl söylemek istediklerimiz de gitgide derinlerde kalıyor ve biz de farkına varmasak da değişmiş oluyoruz.

Bir adam düşünelim. Bu adam hayatından memnun değil. Sabahları yataktan kalkmak istemiyor; ailesine aksi ve umursamaz davranıyor; sonunda içgüdüsel olarak yanlış meslek seçmiş olduğu kanaatine varıyor. Bütün sorunlarının kaynağını bulduğunu sanarak yeni bir işe atılmaya kalkıyor, hem de bunun getireceği ağır bedeli umursamadan.

Yanlış meslek seçmiş olduğuna kanaat getirmesi güzelmiş, sorunların kaynağını bulduğunu sanması daha da güzel. Aslında o ağır bedeli verdikten sonra sanırım güzel bir bedel de arkasında bekliyor, tabi sonuna kadar gidilebilirse. Ne yazıkki bu bedelin farkına geç varıyoruz, ve en önemli seçimleri şuursuzca yapıyoru yaptırılıyoruz. Yine de yaşamak güzel 😉

Epikuros’un arkadaşlarına düşkünlüğü o denli fazlaydı ki filozof, insanın asla yalnız başına yemek yememesini öneriyordu: Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.

Hemen aklıma bir arkadaşım geldi, hatta bir iki diyelim. Kimimiz yanında Fanta olmadan yemek yiyemez, kimimiz ise dediği gibi yalnız başına. Ben ise kimi zaman daha çok seviyorum yalnız yemeyi. Gerçi bu düşkünlük her konuda olup yemeğe de sarkıyor, insan yalnız olmayı başarabiliyorsa yalnız da yiyebilir tabi ki.

Her şeyin bitmesi o kadar küçük şeylere bağlı ki. Bunu daha iyi anlamak için, bir kez bileklerimize bakmamız, kanımızın, o yeşil, narin damarlarımızdan nasıl akıp geçtiğini düşünmemiz yeterli: İnsan nedir ki? En ufak bir sarsılmayla, en hafif bir çarpmayla kırılacak bir cam vazo… Narin, çıplak, savunmasız, başkalarının yardımına muhtaç, Fortuna’dan gelecek bütün darbelere açık.

O yeşil narin damarlar diyince içimi bir kıpırtı alıyor, çok da kalın olmayan bir bilek düşlüyorum. Geçen gün şarj aletimin kablosu ufaktan açılmıştı, sonra birden oynayıp daha da dağıttım kabloları ve koparttım vahşice. Herşey böyle birden olacak işte, bir bakmışsın yokmuşsun.

Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli. bulabiliriz.

Çünkü aslında hepsi bitecek, unuttuğumuz şey bu, bitecek olmaları bile kaçınılmaz.

Jostein Gaarder’in daha önce İskambil Kağıtlarının Esrarı ve Orada Kimse Var Mı ? adlı kitaplarını okumuştum. Orada Kimse Var Mı aslında çocuk romanı, ama arasıra çocuk kitaplarını da okumak lazım, yoksa çocuğumuzun okuması gereken kitapları nasıl seçeceğiz ki.. Annem ilkokul öğretmeni olduğundan bir yaz tatilinde o kitap da tesadüfen (!) elime gelmişti. Öğrencilerine okutuyormuş da. Sofie’nin Dünyası bu kitaplara göre daha ağır geliyor tabi. Bu kitapta da filozofları ve çeşitli felsefelerini öğreniyor, hatırlıyoruz. 15 yaşlarındaki 2 kız çocuğuna anlatıldığı şekilde bir öğrenme yaşayacağız. Ama benim favorim hâlâ İskambil Kağıtlarının Esrarı olacaktır. Öncelikle onu tavsiye ederim.

Buradaki ana düşünce, gündelik “ben”in gerçek ben olmadığıdır. Çok kısa süren anlarda daha büyük bir ben ile aynı olduğumuzu duyarız. Bazı Gizemciler buna Tanrı derken, bazıları bunu “evrensel ruh”, “doğa” ya da “evren” diye adlandırır. Tıpkı bir su damlasının denizle buluştuğu an “kendini kaybetmesi” gibi, Gizemci de bu birleşmenin gerçekleştiği an “kendini kaybeder”, Tanrı’da yok olur ya da Tanrı’da kaybolur. Hintli bir Gizemci bunu şöyle dile getiriyor: “Ben varken Tanrı yoktu. Şimdi Tanrı var, ben artık yokum.” Hıristiyan Gizemci Angelus Silensius (1624-1677) da bu anı şöyle anlatıyor: “Ulaşınca denize, damla, deniz; yükselince Tanrı’ya, ruh, Tanrı olur.” Belki de “kendini kaybetme”nin pek de hoş bir şey olmadığını düşünüyorsundur. Evet Sofi, ne demek istediğini anlıyorum. Ancak kaybettiğin şey kazandıklarının yanında öyle önemsizdir ki! O an olduğun görüntünü kaybedersin ama gerçekte bundan çok daha büyük bir şey olduğunu anlarsın. Tüm Evren olursun Sofi!

Burada bahsettiği hakîkâti aramak olmalı, ama hakîkâti bulmak mı yoksa onu arama evresimi orada tartışabilir, neyse..

“Bilinemezci” Tann’nın varolup olmadığını bilmeyen kişi demektir. Ölüm döşeğinde kendisini ziyaret eden bir arkadaşı Hume’a ölümden sonra bir hayat olduğuna inanıp inanmadığını sorar. Hume’un buna, “ateşe atılan bir kömür parçası yanmayabilir de!” diye cevap verdiği söylenir.

Din konularını bir kenara bırakalım, ben de bu bilinemezciliği benimsemişimdir hayatımda, “bilemeyiz” demişimdir çoğu zaman, ve bilemeyişimizi sevmişimdir. Bilememek merağın da devamını sağlayan bir yapı bence. Belki bir gün bilebiliriz ama şu an bilemeyiz. Yakında bana sorulan bir soruya “ateşe atılan bir kömür parçası yanmayabilir de” diye cevap vereceğim. Okurken de absürd gelmişti, doğru olabilir ama yine de absürd.

Ve de onu uyarmanın hiçbir faydası yok. Yine her zamanki gibi ninesinin evine gidecek ve yine kurt onu yiyecek. Hiçbir zaman öğreneceği yok; bu sonsuza dek böyle sürecek!

– Ama ben ninesine gelmeden önce başka bir kulübenin kapısını çaldığını hiç duymamıştım şimdiye dek.

– Bu yalnızca bir ayrıntı, Sofi.

Matrix filminde bahsedilen döngü gibi geldi bana, aslında birçok ayrıntı var hayatımızda, görmediğimiz kısmı yok sayıyoruz, ya da düşünmediğimiz için yaşanmış olması farklı geliyor. Tweety’nin erkek olması gibi bir şey. 

Doğuda ise “dairesel” bir tarih görüşü egemendir. Bu görüşe göre tarih her zaman tekrardan ibarettir. Örneğin Hindistan’daki eski bir öğreti evrenin sürekli genişleyip küçüldüğünü söyler. Hintlilerin deyişiyle “Brahma günü” ile “Brahma gecesi” arasında gidip gidip gelinir. Bu düşünce de kuşkusuz evrenin sonsuza dek sürecek “dairesel” bir hareket içinde olduğu fikrine uyar. Bu, bana atıp duran büyük bir kozmik kalbi hatırlatıyor…

Yine bilemiyoruz, ama bu yüzden konuşabiliyoruz işte, bence de bir tekrar olmalı, yoksa bu işin mantığı nerede, ha mantıksız da olabilir aslında değil mi, “ateşe atılan bir kömür parçası yanmayabilir de” sonuçta 🙂

Tekrar olacak ise de o tekrara gelene kadar yaşanacaklara tekrar bir bakalım.

– Küçükken fosfora böyle derdin. Bir bakıma haklıydın da. Çünkü fosfor da diğer tüm bütün maddeler de bir zamanlar tek bir yıldızın parçasıydı. – Bizler de mi? – Evet, bizler de yıldız tozuyuz.

Bu yıldız tozu geyiği çok güzel, hakikaten küçük yapı taşlarımıza ayrıldığımızda hepimizin ve herşeyin içeriği aynı. Ve kimbilir bizden önce ne kadar farklı malzemelere kaynak olmuşlar. Videoda da bunu söylüyor.

Kitapların ikisi de felsefeden bahsettiğinden üst üste okuyunca daha bir pekiştiler. Ama ne kaldı aklımda dersek anlatılmaz yaşanır şeyler kaldı diyeceğim. Belki de bu yüzden genel olarak alıntılar yapıyorum, ama şimdilik böylesi güzel. Zaten bu karanlık bu gürültü  içinde anlatılmaz yaşanır şeylerin kalması da bir başarı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s